15 Kasım 2013 Cuma

Balık Çiftlikleri Denizleri Kirletiyor mu?

Birçok paydaşı yani bir çok farklı sektörün kullandığı denizlerin kirliliği, oldukça popüler bir konudur ve özellikle bazı çevreler tarafından yıllarca çok fazla istismar edilmiştir. Dolayısı ile kirlilik unsuru olarak direk bir etkenden bahsetmek oldukça zor. Elbette doğada var olmayan her türlü yapının doğaya etkisi vardır. Dolayısı ile balık çiftliklerinin de doğaya bir etkisi vardır. Peki, bu etki söylendiği gibi bir kirlilik unsuru mudur? Her geçen gün artan nüfus, yeni yerleşim birimlerinin oluşması, var olanların büyümesi, yeni turizm alanların artması denizlerimizi ne kadar etkilemektedir? Balık çiftliklerinde denizin en önemli varlığı olan balık bulunmaktadır. Peki, balık denizi kirletir mi?

Hiç düşündük mü ülkemize gelen 10 milyon turistin ülkemizi ziyareti sırasında 200 mililitre güneş yağı kullanarak tatilini geçirdiğini ve bu güneş yağının direk denizlere ulaşması ile denizlerde oluşabilecek kirlenme miktarını?Kaba bir hesapla ile 10 milyon turist denize girse 2 milyon litre güneş yağı direk denizlerimize gidiyor. 

Çevre Bakanlığı verilerine göre ülkemizde sayıları 2000 üzerinde olan belediyelerde sadece yaklaşık 500 tane atık su arıtma sistemi bulunmakta. Çoğunluğu 30 yıllık ömrünü dolduran bu atık su arıtma tesislerinin büyük bir çoğunluğu yenilenmesi gerekmekte. Yine büyük bir çoğunluğu ileri arıtma sistemine sahip değil. Bu demek oluyor ki şehirlerimizde kullandığımız suyun, yani kanalizasyon suyunun çok büyük bir kısmı arıtılmadan direk doğal sulara ve denizlere boşaltılmaktadır. Nüfusun her geçen gün arttığı ve arıtma tesislerinin yetersiz kaldığı düşünülürse gerçekten denizlerimizi kirleten balık çiftlikleri mi acaba? Yılda 3 milyon turistin ziyaret ettiği Antalya’da turizm işletmelerinin atık sularını arıtma kapasitesi bir milyon kişi kadardır. Bu arıtma tesislerinin ne kadar verimli çalıştığı ise büyük bir soru işaretidir. Her gün yatak çarşafları, havluları değiştirilip yıkanan, günde en az 2 kere duş aldığımız ve sayıları gün geçtikçe artan otellerin atık su arıtma tesislerinin sadece %16’sı etkili bir şekilde çalışmaktadır maalesef. Geri kalanı atık sularını denize direk boşaltmaktadır. Bu veriler göz önüne alındığında ülkemizde toplam üretimi 120bin ton olan (TUİK, 2013) ve geniş bir alana dağılan deniz balıkları çiftliklerinin denizlere etkisi düşündüğünüzden çok çok daha azdır.

Yapılan çalışmalarda balık çiftliklerinin denize olan etkisinin, petrol endüstrisi, taşımacılık, şehircilik, turizm, askeri tatbikatlar ve benzeri birçok aktiviteden sonra 11. sırada olduğu tespit edilmiştir.

Balık çiftliklerinin çevreye etkisi ne kadardır?

Elbette doğada yürütülen her türlü aktivite gibi balık çiftlikleri de uygun teknoloji ve belirli kurallar ile işletilmediğinde denize etkisi yüksek olan sektörlerdendir. Uygun stok yoğunluğu, uygun kafes derinliği, akıntı hızı, bu konuda en önemli faktörlerdendir. Akıntının hiç olmadığı bir koya denizin derinliği kadar derin bir kafes koyarsanız ve o koyun kapasitesinin üzerinde bir üretim yaparsanız, o koy çok kısa sürede çölleşecek ve azot, fosfor birikimi nedeni ile kirlenmeye başlayacaktır. Her ne kadar o çiftlikler o kapalı koydan uzaklaştırıldığında birkaç senede deniz kendisini toparlasa da (Gölköy Cennet Koyu örneği)  biz su ürünleri mühendisleri bu tip üretimlerin ekonomik olmadığını biliyoruz ve edindiğimiz tecrübelerden yola çıkarak deniz derinliğinin üçte biri derinlikte ağ kafes, uygun akıntı hızı, ve belirlenen taşıma kapasitesinde üretim yapmaya dikkat ediyoruz. Keza biliyoruz ki kirli suda balığımızı yetiştirmek, sadece onların sağlıkları açısından değil işin ekonomikliği açısından bizleri zarar ettirmektedir. Bu konuda farklı bilimsel grupların yaptığı değişik araştırmalar vardır. İngiltere’de yapılan bir araştırmada 770 bin adet alabalığın bulunduğu bir çiftlikte 39 gün yetiştiricilik aktivitesine ara verildiğinde deniz tabanının çok hızlı bir şekilde kendisini toparladığı belirtilmiştir.

Bundan sonrasına siz karar verin denizleri asıl kirletenler nelerdir?

Neden Kültür Balığı Tüketmeliyim?

Öncelikli neden Dünya Tarım ve Gıda Örgütü’nün de belirttiği üzere yüksek ve değerli protein seviyesinden dolayı balık en önemli gıda olmasıdır. Kültür ortamında tamamen doğal yem hammaddeleri ile beslenen balık sofralarımıza oldukça ekonomik olarak sunulmaktadır. Sanıldığının aksine bu balıkların beslenmesinde büyük oranda balık unu ve balık yağı kullanılmakta, geri kalan yem içeriği soya küspesi içermektedir. Konunun uzmanı olmayan bir çok kişinin belirttiği gibi hormon veya antibiyotik balık beslenmesinde asla kullanılmamaktadır. Bu tip kimyasalların kullanımı hem yasaktır hem de ekonomik değildir. Ayrıca teknik olarak da mümkün değildir. Balıklar gibi suda yaşayan canlılarda hormonlar ağız yolu ile verildiğinde verimliliklerini, etkilerini kaybederler. Daha etkili olabilmesi için enjeksiyon yolu ile balıklara hormon verilebilir ancak bu yöntem de birim maliyeti çok fazla arttırmakta ve elde edilen sonuç ile kar dengesizliğinden dolayı tercih edilmemektedir. Ayrıca hormonların belirli çalışma şartları vardır. Bu şartlar her canlı için farklılık arz ettiğinden, balık beslemede yem içeriğinde hormonlar kullanılamazlar. Keza günümüzde üretilen ve sabit vücut sıcaklığı olan bazı hayvanların yemlerinde kullanılan hormonlar o sıcaklıkta işlevsel olmakta ve balıkta işlevselliği kalmamaktadır. Şehir efsanesine dönen ve ağızdan ağıza dolaşan balık yemlerinde hormon kullanıldığı bilgisi tamamen yanlıştır ve kültür balıkçılığını karalamaya çalışan kurumlarca ortaya atılan mesnetsiz iddialardır (Daha geniş bilgi için tıklayınız).

Acele Etme

Geliyoooooor

Türkiye ve Balık







İnsanlık sudaki hayatı keşfettiğinden beri denizlerden akarsulardan ve göllerden besin elde etmek için yararlanmaktadır. Dolayısı ile insanlığın balık ile olan ilişkisi çok eski yıllara dayanmaktadır. Kültür balıkçılığı ile ilgili ilk bilgilere ise M.Ö. 2000’li yıllarda Platon (Eflatun)’un kaleme aldığı “Devlet Adamı” eserinde rastlanmaktadır. Çinlilerin 5bin yıldır sazan balığını toplayıp besleyip büyütüp tüketildiği bilinmektedir.




Dünya nüfusunun 7 milyarı geçtiği günümüzde insanlığın protein ihtiyacını en sürdürülebilir ve en kaliteli en ucuz şekilde karşılamanın tek önemli yollarından birisi balık tüketimidir. Karasal hayvanların etlerine nazaran daha kaliteli bir besin olduğu tüm beslenme uzmanları tarafından belirtilen balık doğal sularda gerek yanlış avlama, gerekse ihtiyaçtan fazla avlanma ile son yüz yılda azalmaya başlamıştır. Dolayısı ile ucuz ve kaliteli bir besin olan balığın yetiştirilmesi insanlığın doğru beslenmesi açısından oldukça önemlidir. Gerek Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Tarım ve Gıda Örgütü, gerekse Avrupa Birliği, azalan karasal üretim alanları ve doğal balık stokları nedeni ile sürdürülebilir su ürünleri yetiştiriciliğini, tek çare olarak görmekte ve çalışmalarını bu yönde arttırmaktadır.

File:Daychin Tengry.jpg 

Türkler Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen göçebe bir toplum olarak yüzyıllarca besinlerini çoğunlukla karasal hayvanlardan elde etmişler ve yaşam tarzları nedeni ile denizlerden ve göllerden yeterince faydalanamamışlardır. Ne zaman ki Anadolu’ya gelip deniz ile buluşunca bu bölgede yüz yılardır besinini denizlerden sağlayan halklardan balıkçılığı öğrenmişlerdir. Dolayısı ile Türk’lerde balık tüketme alışkanlığı, denizden geçimini sağlayan diğer toplumlar kadar gelişmemiştir.


Peki dünyada su ürünleri üretimi verileri nedir?



Su Ürünleri üretimi avcılık ve yetiştiricilik olarak iki şekilde gerçekleşmektedir. 2010 verileri dünyada toplam su ürünleri üretiminin 148 milyon ton olarak gerçekleştiğini, 2011 yılında bu üretim miktarının 154 milyon tona ulaştığını göstermektedir. 2011 yılında yetiştiricilik yolu ile yapılan toplam üretim miktarı ile 63,5 milyon ton civarındadır. Dünyada 1960’larda 9.9 kg olan kişi başı ortalama balık tüketimi 2011 yılına gelindiğinde 18.6 kg’a ulaşmıştır (1). Bir kişinin bir yılda tükettiği balık miktarı Japonya’da 70kg civarında iken ülkemizde ise maalesef kişi başı balık tüketimi yıllık halen 8 kg civarındadır. Uzmanlar bu rakamın dahi gerçeği yansıtmadığını gerçekte bundan daha az olduğunu çünkü Anadolu insanı bırakın lüferi, çipurayı, levreği hatta hamsiyi bile zor görmektedir (2). 8 bin 300 km’lik kıyı şeridine sahip ülkemiz, en değerli besin kaynağı olan balık tüketiminde de maalesef birçok ülkenin gerisinde kalmıştır.